Dış görünüş mü yoksa İç güzellik mi?

Nesillerdir süregelen bir tartışmadır bu. Hani oturup konuşulsa aslında herkes “İç güzelliği tabi, dış güzellik geçici!” der. Ancak görüyorum ki söylediğimiz bu gerçek, aslında kocaman ironi.

Bilirsiniz, eskiler hep söyler. Önemli olan insanın kalbidir, kalbinin çekiciliğidir. Dünya güzeli de olsa huyu kötü olduktan sonra neye yarar değil mi? Tabii, tabii. Katılıyorsunuz elbette. Peki o zaman neden bu kadar dışımızı süsler olduk? Dışımızı süsleyelim, elbette insan kendisini iyi hissetmek için bile olsa bunu yapmalı ama neden içimizi süslemeyi ihmal ediyoruz…

Eskiler, o güzel insanlar yine derler ki: İnsanın ruhu doymalı önce güzelliğe, ruhunu sevmeli, ruhunu görmeli önce insanın! Ne güzel demişler değil mi? Tabii, tabii. Buna da katılıyorsunuz, biliyorum…

Bundan on yıl öncesine kadar geçerli olduğunu söyleyebilirdik iç güzelliğin. Ancak çok klişe olacak fakat devir değişti! İnsanlar önce bir yüzünüze bakıyorlar, fiziğinize, dişlerinize kadar inceliyorlar sizi. Giyiminizden, taktığınız çantadan, taktığınız takıya kadar inceleyip bunlardan sizin hakkınızda fikir edinmeye çalışıyorlar. Bilmiyorlar ama bu fikirlerin hepsi gelip geçici. Bilseler bile, görmezden geliyorlar. Ekonomik durumların, sosyal sınıfların bu denli insanlıklarımızın önüne geçiyor olması elbette çok acı. Tabii, tabii! Buna da katılıyorsunuz biliyorum.

Gerçek hayatın acımasızlığı canımızı çok sıktığından mıdır bilmem, bir de bu aralar sıkça sosyal medyaya kendimizi yeniden yaratmaya başladık. Güzel fotoğraflar, olmadığımız ama olmak istediğimiz insanmış gibi paylaşımlar… Ya büyük bir yalana sürükleniyoruz ya da her şey normal seyrinde ilerliyor, bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki, biz içimizi süslemeyi unutuyoruz yavaş yavaş. Kitapları kitaplıklarda unuttuk, çiçekleri saksılarda kuruttuk, selam vermeyi bile unuttuk. Birine nasılsın? deme şeklimiz fotoğrafına like atmaya dönüştü. Hepimiz olmadığımız insanlara dönüştük. Ha aramızda hala orjinalliğini koruyan, içini ve ruhunu besleyen insanlar yok mu? Elbette var. Kitapları sosyal medyalara kısacık yazılarla, retro fotoğraflarla değil de güzel ve uzun bloglarla taşıyan insanlar onlar.

Sosyal medya bu denli güçlendiğinden beri, bütün kadınlar çok güzel, bütün erkeklerde çok çekici! Herkes öyle güzel süsledi ki dışını, içlerimize bakmaya tenezzül etmeden böyle kabul ettik birbirimizi. İşin kötüsü, beş yaşındaki oğlumuza da açtık o sosyal medya hesabını, üç yaşındaki kızımızın fotoğraflarına bile photoshop yaptık! Seksek yaşındaki dedemizi de süsledik…

Ağzımızdan çıkan kelimeler tekdüzeleşti, sıradanlaştık mı yoksa sıradanlığın çizgilerini mi genişlettik acaba. Herkes “Ben burdayım!” demek için böyle çırpınır hale ne zaman geldi?

Şahsi fikrimdir, önce kitapları raflardan indirip tozlarını alalım. Sonra bir kahve yapıp oturalım tekli koltuğa. Kitapları unutmayalım! Müzikleri  sözlerini paylaşmak için dinlemeyelim. İçimizi süsleyelim. Dışımız bir gün çürüyecek, toprak olacak.

Muhabbet ederken gözlerine bakalım birbirimizin, arkadaşımızın taktığı takıya değil de ruhuna iltifat edelim. Şayet, hak ediyorsa tabii! Parfümlerimiz değil de ses tonumuz kalsın birbirimizin üzerinde. Sözcükler değerlensin, dışımızı unutalım biraz, içimize bakalım. Yolculuklara çıkalım birbirimizde, yüzümüzde başlayıp topuklarımızda biten değil de, yüreklerimizden ruhumuza giden.

Ee ne demiş Cemal Süreya!

cemal süreya

 

Yorum Yazın

Mail adresiniz yayınlanmayacaktır.

Yorum *






Shares
Blogumdan aylık 1000 TL nasıl kazanıyorum? Adım adım nasıl yapılacağını öğrenmek için yazımı okuyabilirsin Nasıl Blogger Oldum?
+